Türkiye bir kez daha kritik bir 19 Mart eşiğine doğru ilerlerken, son yıllarda yaşanan bazı gelişmelerin yalnızca hukuki süreçler olarak okunamayacağı giderek daha açık hale geliyor. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi etrafında şekillenen soruşturmalar, yargılamaların yöntemi, siyasetle kurulan ilişkiler ve kamuoyunda yaratılmaya çalışılan algı, bu sürecin yalnızca bir hukuk meselesi değil aynı zamanda derin bir siyasi mühendislik çabası olduğunu düşündürüyor.

Türkiye’de yargının siyasallaştığı yönündeki tartışmalar yeni değil. Ancak son dönemde yaşananlar bu tartışmayı bir iddia olmaktan çıkarıp somut bir gerçeklik alanına taşıyor. Özellikle İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yönelik yürütülen soruşturmalar ve bu süreçte kullanılan yöntemler, hukuk devletinin temel ilkeleri açısından ciddi soru işaretleri yaratıyor.
Davanın içeriğinden çok, davanın yürütülüş biçimi konuşuluyor. Dosyaların servis edilme şekli, medyada oluşturulan atmosfer, henüz yargı süreci tamamlanmadan verilen siyasi hükümler… Bütün bunlar kamuoyunda “adalet mi, yoksa siyasi hesaplaşma mı?” sorusunu gündeme getiriyor.

Bu tartışmaların ortasında dikkat çeken bir diğer gelişme ise yargı bürokrasisinde yaşanan siyasi yakınlaşmalar. Özellikle yargı içinden gelen bazı isimlerin hızla siyasal pozisyonlara taşınması, yargının tarafsızlığına dair kuşkuları daha da derinleştiriyor. Bu tablo, adalet sisteminin siyasal iktidarın stratejik araçlarından biri haline getirildiği yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
Ancak belki de sürecin en rahatsız edici yönlerinden biri, siyasetin yalnızca siyasi aktörler üzerinden değil, aileler üzerinden de yürütülmeye başlanmasıdır. Son dönemde Dilek İmamoğlu ve ailesine yönelik yürütülen itibarsızlaştırma kampanyaları, siyasetin etik sınırlarının ne kadar zorlandığını gösteriyor. Demokratik siyasetin temel ilkelerinden biri şudur: Siyasi rekabet kişiler arasında olur, aileler bu mücadelenin dışında tutulur.

Bir başka dikkat çekici nokta ise bu süreçlerin yalnızca bireysel bir siyasetçiyi hedef almakla sınırlı olmamasıdır. Asıl hedefin, iktidar alternatifi olma potansiyeli en yüksek siyasi hareketi zayıflatmak olduğu yönündeki değerlendirmeler giderek daha fazla dile getiriliyor.
Türkiye’de muhalefetin en güçlü olduğu yerel yönetim olan İstanbul’un siyasal anlamı çok büyüktür. İstanbul yalnızca bir belediye değildir; aynı zamanda Türkiye siyasetinin yönünü belirleyen bir güç merkezidir. Bu nedenle İstanbul’da ortaya çıkan her siyasi başarı ya da kriz, ülke siyasetinin genel dengelerini doğrudan etkiler.
Tam da bu yüzden bugün yaşananları yalnızca bir belediye soruşturması olarak okumak büyük bir eksiklik olur. Aslında karşı karşıya olduğumuz tablo, iktidarın rakibini hukuk alanında yıpratarak siyasal rekabeti yeniden dizayn etme girişimi olarak değerlendirilebilir.

Bu stratejinin bir diğer ayağı ise muhalefetin kendi içindeki tartışmaları derinleştirmektir. Siyasi baskı arttıkça parti içi tartışmalar büyür, odak dış tehditten iç mücadelelere kayar. Böylece iktidarın karşısındaki en güçlü siyasi alternatif zayıflatılmış olur.
Ancak Türkiye siyasi tarihi bize şunu da gösteriyor: Yargının siyasallaştığı dönemler kısa vadede iktidarlara alan açsa da uzun vadede demokrasiye olan güveni zedeler. Ve en önemlisi, toplumun adalet duygusunu yaralar.
19 Mart’ın yıl dönümüne yaklaşırken Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, yeni siyasi operasyonlar değil; hukukun gerçekten bağımsız olduğu bir düzeni yeniden kurabilmektir. Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında değil, toplumun vicdanında da tecelli eder.
Ve vicdan, çoğu zaman siyasi hesaplardan daha güçlü bir yargıçtır.

