İstanbul’un hızla değişen ve dönüşen mahallelerinden biri olan Alibeyköy, geçtiğimiz günlerde askıya çıkan bir imar planı değişikliği ile yeniden gündeme geldi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından askıya çıkarılan bu yeni plan, Alibeyköy Mahallesi sınırlarında kalan 23, 24, 53, 264, 265, 266, 267, 268, 269, 270, 271, 272, 273, 274, 278 ve 276 numaralı adaları kapsıyor. Planda bu alanlar, "Yeniden Düzenlenecek Alan (Y)" olarak tanımlanıyor.
Plan notlarında açıkça belirtiliyor ki, bu alanlarda bulunan konut ve konut altı ticaret yapılarının bulunduğu parseller yapılaşmaya kapatılıyor. Bunun yerine, mülk sahiplerine “imar hakkı transferi” adı altında başka bir alandan inşaat hakkı tanınması öngörülüyor. Ancak burada dikkat çekici bir durum var: bu transferin nereye, ne zaman ve hangi koşullarda yapılacağı belirsiz. Plan notlarında bu konular açık bir şekilde tanımlanmış değil. Mülk sahiplerine yalnızca, mevcut yapı alanlarına denk bir inşaat hakkının başka bir yerde kullanılabileceği söyleniyor. Bu ise ciddi bir hukuki ve pratik belirsizlik yaratıyor.
İmar hakkı transferi, ilk bakışta teknik bir planlama aracı gibi görünse de, bu uygulamanın mevcut haliyle ne kadar adil ve uygulanabilir olduğu tartışmalıdır. Özellikle transferin hangi bölgelere yapılacağı belirtilmemişken ve transfer edilecek alanlarda mülk sahiplerinin haklarını ne zaman kullanabileceği belirsizken, bu düzenlemenin gerçek anlamda bir hak teslimi mi yoksa hak devri altında bir hak kaybı mı olduğu sorgulanmalıdır.
Bu planın en dikkat çekici yanı ise yerinde dönüşüm olanağının tamamen dışlanmış olmasıdır. Planın gerekçesi olarak taşkın riski ve mevcut yapıların sağlık ve yaşam koşullarına uygun olmayışı gösteriliyor. Oysa İstanbul’un pek çok farklı bölgesinde, benzer risklere rağmen yerinde dönüşüm projeleri başarıyla yürütülmektedir. Yerinde dönüşüm, mevcut sosyal yapının korunmasına, insanların yıllardır yaşadığı mahallelerde kalmasına olanak tanır. Bu yönüyle hem insan onuruna hem de çağdaş şehircilik ilkelerine daha uygundur. Alibeyköy’de ise bu olasılık tamamen dışlanmakta, halkın yaşadığı yerden edilmesi ve geleceği belirsiz bir hak devrine zorlanması söz konusudur.

Öte yandan, plan notlarında “imar hakkı”nın, 2021 yılında tespit edilen yapıların toplam inşaat alanı üzerinden hesaplanacağı belirtilmektedir. Bu durum, özellikle o tarihten sonra yapı kayıt belgesi almış, yapılarını yasal hale getirmiş ya da ruhsatlı binalarda hak sahibi olmuş kişilerin haklarının yok sayılmasına neden olabilir. Tapulu arazisi olan bir kişi, sadece 2021’de binası yoktu diye hak kaybına uğrayabilir. Bu da eşitlik ilkesine ve mülkiyet hakkına aykırıdır.
Tüm bu nedenlerle, Alibeyköy'de mülk sahibi olan vatandaşların mutlaka bu planı dikkatle incelemesi, kendi parsellerinin durumu hakkında bilgi sahibi olması ve gerekirse teknik ya da hukuki destek alarak imar planına itiraz etmesi gerekmektedir. Çünkü plan askıya çıktıktan sonra yalnızca 30 gün içinde itiraz edilebilir. Bu sürenin kaçırılması halinde, plan kesinleşir ve geri dönüşü olmayan mağduriyetler yaşanabilir.
İtirazların geçerli sayılabilmesi için dilekçelerin ıslak imzalı olarak, şahsen veya bir temsilci aracılığıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne teslim edilmesi gerekmektedir.
Planlama, şehirlerin geleceği için elbette gereklidir. Ancak planlar, içinde yaşayan insanların varlığını ve haklarını yok sayarak değil, onları merkeze alarak yapılmalıdır. Alibeyköy’de uygulanmak istenen bu imar planı ise mevcut haliyle mülkiyet hakkını sınırlandıran, yerleşik halkı yerinden eden, belirsizlik ve mağduriyet yaratan bir içerik taşımaktadır.
Alibeyköy sakinleri, bu plana karşı seslerini yükseltmeli ve yasal haklarını kullanmalıdır. Yerinde dönüşüm mümkünken, insanları geleceği belli olmayan bir hak transferine zorlamak ne şehircilik açısından ne de insan hakları açısından kabul edilebilir bir yöntem değildir.
Haklarımızı bugün korumazsak, yarın çok geç olabilir.

