
Pîrî Reis’in kafasının kesildiği 16. yüzyıl ortalarından günümüze kadar değişmeyen bir gerçek var: İşini hakkıyla yapan, ortaya kaliteli bir iş koyan ve kalıcı işlere imza atan insanlara, devlet ve millet olarak tahammülümüz yok. Çünkü onlar bizim sıradanlığımızı açığa çıkarır.
Vasatlık, ülkenin siyasetinde hızla yaygınlaşırken entelektüel zekâ ise pek tercih edilmiyor, hatta sıkça sevilmiyor. Çünkü nitelikli siyasetçinin yanında barınamayacak olan vasatlar her daim korkar. Zaman zaman “olmayacak” vasatlar ve vasat-altı siyasiler yan yana gelir. Bu durum birçok kişiyi şaşırtır; oysa şaşırmamak gerekir. Çünkü hedefe giden yolda her şeyin mubah sayıldığı bir düzende bu çok normaldir.
Siyasette uzun zamandır aynı birliktelikleri hep gözlemleriz. Dün sevilen bir siyasetçi, ertesi gün aldığı bir karardan ötürü yuhalanabiliyor. Burada sorulması gereken soru şudur: Bu karar gerçekten özgür bir iradenin ürünü mü, yoksa üst kademelerin baskısı sonucu mu alınmıştır? Bazen de ne üst ne de alt kademeden bir baskı gelir; fakat bir istihdam beklentisi ya da ihale kaygısı, alınan kararların hızla değişmesine neden olabilir.
Peki ne yapmalı?
Lenin, 1914 felaketinden sonra İsviçre’ye çekildi; tek yaptığı öğrenmek, düşünmek ve yazmaktı. Eğer bunu yapmasaydı, devrime giden sürece katkı da sunamazdı. Zizek’in söylediği tam da budur: Medyatik şiddet bombardımanı altında olduğumuz bugünlerde, asıl ihtiyacımız olan beklemek, analiz etmek, düşünmek. Belirsizliklerin ortasında kaygıyla debelenen insana bir de “çabuk ol!” baskısı yüklemek, onu daha da felç ediyor. Buradaki “beklemek” edilgenlik değil; hızın bize dayattığı korku ülkesinden bir süreliğine çekilip anlam kurma cesaretini gösterebilmek.
Sanırım bizim de Lenin gibi, aradan yüz küsur yıl geçmiş olsa bile yapmamız gereken; okumak, öğrenmek, düşünmek ve yazmak döngüsünde kaybolmayı göze almak. Aksi halde yerelde ya da genelde siyasal dönüşümlere katkı sunmamız mümkün değil. Üstelik “kaybolmak”, her zaman olumsuz değildir; bazen bildiklerimizi unutup, geçmişte değer verdiklerimize yeniden bir şans tanımayı kolaylaştırır.
Ancak burada vasatlara şans vermekten söz etmiyorum. Siyasette yeniden şans tanıyabilmek, hayatta kalabilmenin bir meziyetidir.
Gazeteci-yazar Memduh Bayraktaroğlu’nun dediği gibi: “Az gelişmiş bir ülke olduğumuz içindir ki Türkiye’de vasatlığın, yani sıradanlığın, yani ‘eh işte idare eder’ halinin bir yönetim stratejisine dönüştüğü gerçeği sır değildir. Bu vahim durum tesadüf de değildir çünkü… Az gelişmiş ülke iktidarları çok bilen kişiyi sevmez. Zira çok bilen kişi çıkar ve muktedire: ‘Bu yanlış’ der...”
Dolayısıyla siyasetin içinde yerel veya genel yöneticiler kim olursa olsun, “Bu yanlış” diyebilecek insanlara kulak vermelidir. Eğer o seslerin değerini bilirlerse, siyasette başarı da, o herkesin arzuladığı zafer de kaçınılmaz olacaktır.
Ama unutulmamalı ki, vasatlığın iktidarı sürdüğü yerde yalnızca siyaset değil, bir toplumun geleceği de sessizce çöker.

