Dünya siyasetinde bazı anlar vardır; tarafsız kalmanın bile aslında bir taraf olmak anlamına geldiği anlar… Bugün Ortadoğu’da yaşananlar da böyle bir eşikte duruyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri saldırıları bölgeyi yeni bir savaşın eşiğine sürüklerken, birçok devlet bu güçlerin yanında hizalanmayı tercih etti. Ancak bu atmosferde farklı bir ses yükseldi: İspanya.
İspanya Başbakanı Pedro Sanchez, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarını açıkça reddetti ve bu müdahaleyi “uluslararası düzeni daha tehlikeli hale getiren tek taraflı bir askeri adım” olarak niteledi.
Dahası, İspanya hükümeti ABD’nin İran’a yönelik operasyonlarda İspanya’daki askeri üsleri kullanmasına izin vermedi. Bu tavır, Avrupa’da nadir görülen bir politik duruştu.
Çünkü aynı dönemde bazı bölgesel güçler hızla cephelerini belirledi. Suudi Arabistan gibi monarşik rejimler Washington–Tel Aviv hattının yanında konumlanırken, dünya siyasetinin ironilerinden biri daha ortaya çıktı: Petrol monarşileri emperyal blokun yanında saf tutarken, Avrupa’da bir sosyal demokrat lider savaşın karşısında durdu.
Burada mesele İran rejimini savunmak değildir. İran’ın kendi halkına yönelik baskıları, kadınların özgürlük mücadelesine karşı uygulanan şiddet ya da bölgedeki gerilim politikaları elbette eleştirilmelidir. Ancak bir ülkenin rejimine duyulan haklı eleştiriler, o ülkeye karşı yürütülen emperyal müdahaleleri meşrulaştırmaz.
Sanchez’in söylediği tam da buydu: Bir rejime karşı olmak ile bir ülkenin bombalanmasına karşı çıkmak aynı anda mümkündür.
Bu tavır, Soğuk Savaş sonrası Avrupa siyasetinde giderek nadirleşen bir geleneği hatırlatıyor: egemenlik, uluslararası hukuk ve barış ilkelerini savunma geleneğini. Çünkü emperyal müdahaleler çoğu zaman demokrasi getirme iddiasıyla başlar; fakat geride bıraktıkları çoğu zaman parçalanmış toplumlar, yıkılmış şehirler ve bitmeyen çatışmalar olur.
Bugün Ortadoğu’da yeni bir savaş senaryosu yazılırken, birçok hükümet güçlü olanın yanında hizalanmayı seçiyor. İspanya ise farklı bir yol öneriyor: savaşın değil diplomasinin yolu.
Belki de bu yüzden Sanchez’in tavrı yalnızca bir dış politika kararı değil; aynı zamanda politik bir cesaret örneğidir. Çünkü gerçek cesaret bazen güçlü olanın yanında durmak değil, güç karşısında barışı savunmaktır.
Ve belki de bugün dünya siyasetinin en çok ihtiyaç duyduğu şey tam olarak budur: savaşın gürültüsü içinde barışın sesini yükseltebilecek politik cesaret.

