Dedem, amcam ve babam…
Hepsi sert adamlardı.
Hayata karşı dimdik duran ve duygularını kontrol etmeyi öğrenmiş insanlardı.
Ama pire için yorgan yakarlardı.
Onlara son Arnavut derlerdi.
Ama yaşları ilerledikçe o sertliğin yerini bir çözülme değil, fark edilir bir duygusallaşma aldı.
Ve şunu anladım:
Bu bir zayıflık değil, bir olgunluktu.
İnsan gençken serttir çünkü hayatta kalmak zorundadır.
Geri çekilmeye, durup hissetmeye, gözyaşına vakti yoktur.
Yaş ilerledikçe acele azalır.
İnsan kendisiyle barışır.
Ve insan ancak kendine izin verdiğinde ağlar.
Ben de yaşım ilerledikçe şunu fark ettim:
Duruşum gözyaşıyla ölçülmez.
Aksine, bazı gözyaşları insanın duruşunu anlatır.
Bir film izlerken gözlerim doluyorsa, sebebi film değildir.
O sahne, benim hayatımdan bir ana dokunmuştur.
Yaşanmış sevinçlere…
Kaçırılmış anlara…
Kaybedilen insanlara…
İhanetlere ve bitmeyen “keşkelere”…
Yaşı ilerlemiş herkesin gözyaşının bir sebebi vardır.
Çünkü yaş ilerledikçe içte saklanan duygular saklanamaz olur.
İnsan, susturduklarına artık hâkim olamaz.
Bizim kuşak iyi bilir;
Orson Welles’in o meşhur şarkısını:
“I know what it is to be young…”
"Ben, genç olmanın ne olduğunu biliyorum."
Ama artık şunu da biliyoruz:
Yaş almak; sertleşmek değil duygusallaşmayı göze alabilmektir.
Böyle bir yazı yazmak cesaret ister.
İçtenlik ister.
Kabul etmek gerekir ki film seyrederken duygusallaşmak normaldir hatta kıymetlidir.
Çünkü hissedebilen ve duygulanan insan, hayatı anlayabilen insandır.

