Eyüpsultan… Çoğu kişi için manevi bir durak, bir huzur semti. Oysa bu kadim ilçe, yalnızca uhrevi kimliğiyle değil; aynı zamanda tarih boyunca emek mücadelesinin ve direnişin de sessiz ama güçlü tanıklarından biridir. Bu direniş hafızasının en çarpıcı simgelerinden biri ise hiç şüphesiz Feshane grevidir.
Feshane grevine geçmeden önce, 1 Mayıs’ın emek ve dayanışmanın simgesi haline nasıl geldiğine kısaca bir göz atalım.
1 Mayıs’ın hikâyesi, sanayi devriminin sert yüzüyle karşı karşıya kalan işçilerin insanca çalışma koşulları talebiyle başlar. 1886’da Amerika’da, özellikle Chicago’da yükselen “8 saatlik iş günü” talebi, yalnızca bir hak arayışı değil; aynı zamanda insan onurunun savunusuydu. Bu mücadele, 1889’da 1 Mayıs’ın uluslararası işçi bayramı olarak kabul edilmesiyle kalıcı bir anlam kazandı. Türkiye’de ise 1 Mayıs’ın serüveni inişli çıkışlı oldu; ilk kutlama 1912’de gerçekleşti, zaman zaman yasaklandı, zaman zaman yeniden sahiplendi ve nihayetinde resmi bayram olarak yerini aldı.
Ancak şu gerçeği de göz ardı etmemek gerekir: 1 Mayıs küresel bir sembole dönüşmeden çok önce, bu topraklarda da emek mücadelesinin izleri vardı. Daha Chicago’da işçi hareketleri tarih yazmadan evvel, Eyüpsultan’da emekçilerin sesi çoktan yükselmeye başlamıştı.
Osmanlı’da sanayileşme sınırlıydı belki ama emek mücadelesi yok değildi. Tersane işçileri maaşlarını alamadıkları için işi bırakıyor, Zonguldak madenlerinde çalışanlar ağır şartlara itiraz ediyordu. Demiryolu işçileri uzun mesailerle mücadele ederken, Hereke ve Beykoz’daki fabrika işçileri düşük ücretlere karşı ses çıkarıyordu. Cibali Tütün Fabrikası’ndan limanlara, hatta “kibritçi kızlar” olarak anılan kadın işçilere kadar uzanan bu itirazlar, aslında aynı cümlenin farklı versiyonlarıydı: “İnsanca yaşamak istiyoruz.”
İşte bu tablonun tam ortasında Feshane durur.

II. Mahmud döneminde, 1830’lu yıllarda kurulan Feshane-i Amire, Osmanlı ordusunun fes ihtiyacını karşılamak üzere inşa edilmişti. Zamanla büyüyen bu üretim merkezi, farklı milletlerden işçilerin bir arada çalıştığı çok kültürlü bir yapıya dönüştü. Ve o yapının en dikkat çekici gücü, çoğu zaman görünmeyen kadın emeğiydi.
1876’da patlak veren Feshane grevi, bu görünmeyeni görünür kılan bir kırılma anıdır. Sayıları yaklaşık 50 ila 100 arasında olduğu ifade edilen kadın işçiler, düşük ücretlere ve ağır çalışma koşullarına karşı seslerini yükseltti. Dahası, bu kadınların önemli bir kısmı “ecnebi” olarak tanımlanan farklı milletlere mensuptu. Yani bu direniş, yalnızca bir işçi hareketi değil; aynı zamanda sınırları aşan bir emek dayanışmasıydı.

Kadın işçiler, taleplerini duyurmak için Babıali’ye yürüdü. Bu yürüyüş, bugün bile üzerinde düşünülmesi gereken bir cesaret örneğidir. Çünkü o gün atılan adımlar, sadece bir fabrikanın değil; bir zihniyetin kapısını aralamıştır. Bu yüzden Feshane grevi, yalnızca bir tarih notu değil; aynı zamanda bir hafıza, bir mirastır.

Bugün Feshane’ye baktığımızda ise karşımızda bambaşka bir manzara var. Artık üretim tezgâhlarının sesi yok belki ama sanatın, kültürün ve hafızanın sesi var. Restore edilerek İstanbul’a yeniden kazandırılan bu yapı, geçmiş ile bugün arasında güçlü bir köprü kuruyor. Bu dönüşümde emeği geçen İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ve Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’na teşekkür etmek gerekir. Çünkü tarih, ancak korunabildiği sürece konuşur.

Ve belki de bu yazıyı şöyle bitirmek gerekir: Eyüpsultan, sadece bir ziyaret yeri değil; aynı zamanda emek mücadelesinin de kalbidir.
Bu yazımı okuyan kıymetli okurlarımın 1 Mayıs İşçi ve Emekçi Bayramı’nı en içten dileklerimle kutlarım.

