Okullar S.O.S veriyor… Peki ne yapmalı?

Bu satırlara başlarken, bu hafta Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırılarında hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, yaralananlara acil şifalar; ailelerine ve tüm eğitim camiasına sabır ve başsağlığı dilemek gerekir. Bu acılar yalnızca birkaç haneye düşen bir ateş değil; toplumun ortak vicdanında derin izler bırakan kırılmalardır.

 

Kahramanmaraş’ta bir okulda gerçekleşen silahlı saldırıda 1 kişi hayatını kaybetti, yaralananlar oldu. Şanlıurfa’da ise okul içinde yaşanan saldırıda yaralanan öğrenciler ve personel vardı. Bu rakamlar belki birkaç kelimeye sığar; ama her biri bir hayatın yarım kalması, bir ailenin eksilmesi demektir.

 

Ve elbette… Geçtiğimiz dönemde İstanbul Eyüp’te yaşanan ve hepimizi derinden sarsan olayda hayatını kaybeden okul müdürü İbrahim Oktugan’ı da unutmamak gerekir. Bir eğitimcinin, görev yaptığı okulda hayatını kaybetmesi; sadece bir cinayet değil, toplumun en güvenli olması gereken alanlarından birinin sarsılmasıydı. Kendisine Allah’tan rahmet, ailesine ve eğitim camiasına bir kez daha sabır diliyorum.

 

 

Bir zincirin halkaları: Aynı sorunun farklı yüzleri

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşananlar, birbirinden bağımsız değil. Geçmişte Eyüp’te yaşanan trajediyle birlikte düşündüğümüzde, bu olayların bir zincirin halkaları olduğu açıkça görülüyor.

Artık şunu kabul etmek gerekiyor:
Okullar, dış dünyadaki şiddetten izole değil.

Bu yüzden bu mesele yalnızca genel bir gündem değil; aynı zamanda çok güçlü bir yerel gerçekliktir.

 

 

Şiddetin görünmeyen yüzü: Gençler neyle besleniyor?

Gençlerin dünyasını anlamadan bu olayları anlamak mümkün değil.

Bir dönem Kurtlar Vadisi dizisinin “Biz racon kesmeyiz, kafa keseriz” gibi sert ve şiddet içerikli repliklerinin gençler arasında ne kadar yaygınlaştığını hatırlıyoruz. O dönem okullarda bu söylemlerden etkilenerek yaşanan şiddet olayları, hafızalarda hâlâ taze.

Bugün ise bu etki farklı mecralarla devam ediyor.

NOW TV’de yayınlanan “Yeraltı” dizisini izlerken dikkatimi çeken bir sahne oldu. Abimle birlikte izlediğimiz bir bölümde, karakterlerin pompalı tüfeklerle bir mekânı bastıkları ve taradıkları bir sahne vardı. O an refleks olarak şunu söyledim:
“Bu tarz sahneleri izleyen gençler bundan etkilenir, eline silahı alır.”

Aradan henüz 5-6 gün geçmişti ki, Şanlıurfa’daki olayda bir çocuğun pompalı tüfekle okula gelmesi haberiyle karşılaştık. Elbette bu iki olay arasında doğrudan bir bağ kurmak doğru olmaz. Ancak bu tür içeriklerin, özellikle gelişim çağındaki bireyler üzerinde tetikleyici ve normalleştirici bir etkisi olabileceğini görmezden gelmek de mümkün değildir.

Bugün yalnızca televizyon değil;
Instagram, TikTok ve X gibi platformlarda da gençler sürekli şiddet içeriklerine maruz kalıyor.

Gomorrah, The Sopranos ve Griselda gibi yapımlar da suç dünyasını dramatize ederek geniş kitlelere ulaşıyor.

Ayrıca şiddet içerikli bilgisayar oyunları da çocukları ve gençleri etkisi altına aldığını görmekteyiz.

Bu içerikler tek başına suç üretmez.
Ama şiddeti sıradanlaştırır, alışkanlık haline getirir ve bazı bireyler için eşiği düşürür.

 

Şiddetin arka planı: Atlanan diğer faktörler

Şiddet davranışını yalnızca tek bir nedene bağlamak bilimsel olarak doğru değildir. Bu bir “çoklu risk faktörleri” meselesidir.

Daha önce sayılanlara ek olarak şu faktörler de oldukça belirleyicidir:

  • Travma öyküsü (fiziksel, duygusal, cinsel istismar)
  • Bağlanma problemleri (ebeveynle sağlıklı ilişki kuramama)
  • Duygusal ihmal
  • Okuldan kopma / akademik başarısızlık
  • Kimlik ve aidiyet krizleri
  • Ergenlik döneminde yoğun öfke ve dürtü kontrol sorunları
  • Medya okuryazarlığının olmaması
  • Rol model eksikliği

Bu faktörler tek tek ya da birlikte ortaya çıkabilir. Ancak sonuç çoğu zaman aynıdır:
Dürtü kontrolü zayıf, öfke regülasyonu düşük bireyler.

 

Bir klinik psikolog olarak bakınca…

Bir çocuk;

  • Aile içinde sürekli çatışmaya tanık oluyorsa, ebeveynleriyle sağlıklı bir bağ kuramıyorsa, duygularını ifade ettiğinde anlaşılmıyor ya da bastırılıyorsa,
  • Evde ihmal ediliyor, duygusal olarak yalnız bırakılıyor ya da fiziksel/psikolojik şiddete maruz kalıyorsa,
  • Okulda akran zorbalığına uğruyor, dışlanıyor, aşağılanıyor ve kendini güvende hissetmiyorsa,
  • Sürekli olarak Instagram, TikTok gibi platformlarda şiddet, öfke ve kaos içeren içeriklere maruz kalıyorsa,
  • Televizyonda ya da dizilerde silahların, güç gösterilerinin ve suçun normalleştirildiği sahneleri sıkça izliyorsa,
  • Okulda kendini ifade edemiyor, başarısızlık hissi yaşıyor ve sürekli eleştiriliyorsa,
  • Sağlıklı rol modellerle karşılaşmıyor, kimlik gelişiminde boşluk yaşıyorsa,
  • Madde kullanımına temas ediyor ya da riskli arkadaş gruplarının içine giriyorsa,
  • Yeterli beslenemiyor, uyku düzeni bozuksa ve temel ihtiyaçları karşılanmıyorsa,
  • Duygularını düzenlemeyi öğrenememiş, öfkesini nasıl yöneteceğini bilmiyorsa,

o çocuğun yalnızca davranışları değil, zihinsel gelişimi de ciddi şekilde etkilenir.

Burada çok kritik bir noktayı özellikle vurgulamak gerekir:

Yeterli ve sağlıklı uyaran almayan çocukların zeka gelişimi zamanla geriye düşmektedir.

Bu durum; sosyal medya, televizyon, şiddet içerikleri, aile içi iletişim eksikliği, akran zorbalığı, madde kullanımı ve eğitim sistemindeki yetersizliklerin birleşimiyle ortaya çıkar.

 

 

(Prefrontal korteks (alın lobu), karar verme, dürtü kontrolü ve empati gibi hayati işlevlerden sorumludur. Bu bölgedeki gelişim sorunları, davranış ve muhakeme becerlerini doğrudan etkiler.)

 

Beyin gelişimi: Sessiz ama belirleyici süreç

Prefrontal korteks, beynin alın bölgesinde yer alan ve insan davranışını yöneten en kritik merkezlerden biridir.

Bu bölge:

  • Dürtü kontrolü
  • Karar verme
  • Empati
  • Sonuçları öngörme

gibi işlevleri yönetir.

Adrian Raine tarafından University of Pennsylvania’da yürütülen çalışmalar başta olmak üzere, Harvard University ve University of Wisconsin-Madison gibi üniversitelerde gerçekleştirilen nörogörüntüleme araştırmaları; antisosyal ve şiddet eğilimli bireylerde prefrontal korteksin daha düşük aktivite gösterdiğini, bunun da dürtü kontrolü, empati ve karar verme süreçlerinde zayıflıkla ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır.

Bu da şu sonuçları doğurur:

  • Daha dürtüsel davranışlar
  • Daha yüksek saldırganlık
  • Zayıf muhakeme
  • Düşük empati

Ve çoğu zaman buna eşlik eden bir durum daha vardır:
Zihinsel kapasitede düşüş.

Burada önemli bir dengeyi vurgulamak gerekir:
Her çocuk bu davranışları göstermez. Ancak, özellikle tanı almamış dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, entelektüel yetersizlik (zeka geriliği/zihinsel engellilik) ya da özgül öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklar, yeterli destek görmediklerinde daha kırılgan hale gelebilirler.

 

Yerel Gerçeklik: İlçe Güvenlik Toplantıları Daha Koordineli Olabilir mi?

Bu mesele yalnızca ekranlarda gördüğümüz bir tablo değil. Bugün birçok mahallede gençlerin riskli ortamlara erişimi düşündüğümüzden çok daha kolay. Bu durum bize açıkça şunu gösteriyor: Yaşananlar uzakta değil; gündelik hayatımızın bir parçası.

İlçelerde düzenli olarak gerçekleştirilen güvenlik toplantıları aslında bu ihtiyaca cevap verme amacı taşıyor. Kaymakamlık koordinasyonunda yürütülen bu toplantılarda emniyet, jandarma ve ilgili kurumlar bir araya gelerek mevcut durumu değerlendiriyor. Ancak burada belirleyici olan, bu toplantıların yapılması değil; ne kadar kapsayıcı, ne kadar koordineli ve ne ölçüde sahaya yansıdığıdır.

Bu yapıların daha etkili olabilmesi için kapsamının genişletilmesi gerekir. Kaymakamlık, emniyet, jandarma, belediye ve milli eğitimle sınırlı kalmayan; yerel basın, müftülük, sosyal hizmet birimleri, okul yöneticileri ve sahada aktif rol alan diğer paydaşların da sürece dahil olduğu bütüncül bir model oluşturulmalıdır. Çünkü bu konu yalnızca güvenlik boyutuyla ele alınamaz; aynı zamanda sosyal, psikolojik ve kültürel bir zemine sahiptir.

Yaşadığımız çevrelere baktığımızda bu ihtiyacı daha net görmek mümkün. Birçok mahallede gençlerin riskli ortamlara temas edebildiği bir gerçeklik söz konusu. Zararlı alışkanlıkların ve tehlikeli unsurların tamamen uzak olmadığı bu tablo, yalnızca belirli şehirlerle sınırlı değil; her yerde karşımıza çıkabilecek bir durumu işaret ediyor.

Bu nedenle asıl mesele, olaylar yaşandıktan sonra müdahale etmekten öteye geçmektir. Önemli olan; riskleri önceden görebilen, sahayı doğru okuyabilen ve kurumlar arası iş birliğini güçlendiren bir sistem kurabilmektir.

 

Peki ne yapmalı?

Bu sorunun tek bir çözümü yok. Ama güçlü bir yol haritası mümkün:

1. Aile temelli önleyici çalışmalar
Evlilik öncesi eğitim programları
Çocuk gelişimi, iletişim ve cinsellik eğitimi
Aile içi psikolojik destek sistemleri

2. Eğitim sisteminin yeniden yapılandırılması
Sadece akademik değil; psikoloji, sosyoloji ve felsefe temelli değer eğitimi
Empati, saygı ve iletişim becerilerini öğreten müfredat

3. Okul güvenliği
Okullarda aktif güvenlik personeli
Risk tarama ve erken müdahale sistemleri

4. Sosyal ve ekonomik destek
Beslenme, barınma ve temel ihtiyaçların karşılanması
Dezavantajlı bölgelere özel programlar

5. Psikolojik destek sistemleri
Her okulda psikolog ve rehberlik hizmetlerinin güçlendirilmesi
Ailelere ve öğretmenlere yönelik destek mekanizmaları

6. Kamusal güvenlik
Çocukların silah ve maddeye erişiminin engellenmesi
Güvenli mahalle politikaları

Bu noktada yerel yönetimlere de önemli görevler düşüyor.
Belediyeler, özellikle riskli bölgelerdeki okulların önünde zabıta ya da güvenlik görevlisi bulundurarak caydırıcılığı artırabilir.

Aynı şekilde belediyelerin sosyal hizmet birimlerinde görev yapan psikolog ve pedagoglar, okullarda düzenli olarak öfke kontrolü, duygu düzenleme ve kriz yönetimi konularında seminerler verebilir.
Bu tür çalışmalar, olaylar yaşandıktan sonra değil, yaşanmadan önce devreye girmelidir.

Yerel düzeyde yeniden aktif hale getirilecek çok paydaşlı koordinasyon yapıları (eski huzur konseyleri benzeri), emniyet, belediye, okul ve sosyal hizmetlerin birlikte hareket etmesini sağlayabilir.

 

 

Son söz

Şanlıurfa’da, Kahramanmaraş’ta ve geçmişte Eyüp’te yaşananlar bize aynı şeyi söylüyor:

Eğer çocuklara sağlıklı gelişim ortamı sunmazsak,
onları şiddetten koruyamazsak,
şiddeti sıradanlaştıran unsurları görmezden gelirsek…

Sadece davranışlar değil,
zihinler de geri kalır.

Okullar gerçekten S.O.S veriyor.
Ve bu çağrıya kulak verip vermemek, artık bizim sorumluluğumuz.